Ekonomi Manşet logo
İstanbul|
19°
Anasayfa
Gündem

Tartışma: Nehrin yatağını değiştirmek zorundayız

*Türk solu Kürtleri “yerli”, Kürdistan’ı sömürge görmeyerek, onların anti kolonyal mücadeleleri üzerinde negatif etki yarattı. Bu, Marksist metodolojinin tarihsel ilerleme hipotezine olan bağlılığın bir sonucu muydu, yoksa Osmanlı’dan devralınan merkeziyetçi devlet anlayışının mı?

Tartışma: Nehrin yatağını değiştirmek zorundayız

Marx, Hindistan’a bakınca ne gördüyse, Türk solu da Kürdistan’a bakınca aynı şeyi gördü. Aynı hiyerarşik dil, aynı sosyal Darwinizm, aynı ilerleme fikri, aynı modernist bilinç. Hindistan’da bir rüzgarı kovalıyordu Marx, bu rüzgarın devrimci etkisine inanıyordu. Türk solu da Kürdistan’da hemen her zaman devletin rüzgarının peşinden gitti. Bütün bunları konuşurken belki de işin başından başlamalıyız.


*İyi ama Kürt okumuşlarının bariz çoğunluğunun kolonyal yorumlara gözünü kapatmasında Türk solunun nasıl bir dahli var? Var mı veya? Açık konuşalım, Kürt okumuşları hala bütün celadetine rağmen bir Türk cihazıdır. Varoluşsal bir kopuş yaşamadığı sürece de ikinci el bir Türk entellektüeli olmaya devam edecektir.


Bu metin Fırat Aydınkaya ile A. Halûk Ünal arasında daha önce yayımlanan ‘Avrupa’da Yaşayan Göçmen Bir Türk ile Göçmen Bir Kürt Eşit Olabilir mi?’ ve Özgürlüğün Felsefi ve Politik Sorgusu: Devlete Karşı Komün mü? tartışma metinlerinin 3’üncüsü ve devamı niteliğindedir.


Haluk- Sevgili Fırat, şu ana kadar yazılı sohbetler serimizde 2 bölüm tamamladık ve yayınladık. İkinci bölümde sözü sen bağlamıştın. Bölümü kapatan geniş yanıtında Türkiye solunun kolonyalizm bakışıyla ilgili önemli bir pasaj vardı. Özellikle senin işaret ettiğin “yerlisiz sömürge” veya “Kürtleri mağdur ama madun değil” görme eğilimi, Türk solunun Kürt meselesine yaklaşımındaki kör noktaları çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyordu. Ben sohbetin üçüncü bölümünü bu temayla açmak istiyorum: Türk solunun kolonyalizme ve Kürt gerçeğine bakışı. Bu bakış, sistem karşıtı ana akım sosyalizmin tarihsel ilerleme saplantısıyla örtüşüyor ve anti kolonyal mücadele dinamiklerine önemli ölçüde zarar vermiş bir yaklaşımı temsil ediyor. Özellikle günümüzde Kürt halkının Ortadoğu’daki özerklik ve özgürlük yolculuğu açısından bu tartışma bence hayati.



Biliyorsun, ben yazılarımda Marksist metodoloji ile güçlü eleştirel bir ilişki kurmaya çalışıyorum. Her ağacın kurdu kendinden olurmuş. Son 200 yılda egemen sınıflara karşı halk isyanlarına damgasını vuran bu metodoloji, aynı zamanda yenilgilerimizde çok önemli bir rol oynadı. 1917 Rus emekçi sınıflarının komünal isyanlarıyla açılan “üçüncü devrim” kapısı –ki burada, Sol Sosyalist Devrimciler ve Kronstadt Sovyet’i gibi “çoğulcu, özerk, adem-i merkeziyetçi” bir sosyalizm öneren akımları kastediyorum– Bolşeviklerce, Marksist metodolojiye “sadakatleri” nedeniyle kapatıldı. Ortaya SSCB gibi devletçi kapitalist bir model çıktı. 


Bu modele giden yolda, “üçüncü devrim” imkanlarını teklif eden Sol Sosyalist Devrimcilerle Kronstadt Sovyet’i denizcilerinin Kızıl Ordu kılıçlarıyla akıtılan kanları hala kurumadı. Onların boşuna ölmüş olmamaları, bugün bu metodolojiye ve onun ürünü olan Bolşevik modele yönelteceğimiz kuvvetli eleştirilerle mümkün. 21. yüzyıl sosyalizmi ancak, sırtını bütün yenilmiş “üçüncü devrimlerin” metodolojisine ve hafızasına yaslarsa gerçek bir alternatif yol açabilir.



Önce kısaca Marks/Engels’in ulusal soruna yaklaşımı üç önemli tartışmayla belgelenebilir: Polonya sorunu, İrlanda sorunu ve Hindistan sorunu. Meraklısı bütün bu kaynaklara göz atabilir, ben lafı uzatmamak için, metodolojiyi en veciz ve çarpıcı biçimde özetleyen Hindistan’da İngiliz kolonyalizmi tartışmasını işaret edeceğim.


Marks, New York Daily Tribune’e (25 Haziran 1853) özetle şöyle yazmıştı:


“İngiltere, Hindistan’da eski toplumsal düzeni yıkarak, tarihsel bir devrimin aracı olmuştur. Hindistan’ın feodal yapısı, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimi için aşılmalıdır. İngiliz kolonyalizmi, bu tarihsel ilerlemenin bir aracıdır, ancak vahşi bir yıkım pahasına.”


Dikkat ederseniz, gözün gördüğü yıkım ortada, ama tarihsel materyalizmin ilerleme hipotezine sadakati, Marx’ı gerçeklikten uzaklaştırıp iyimser bir yoruma sürüklüyor. Bu, bilimsel bir analizden ziyade, tarihsel ilerlemenin kaçınılmazlığına duyulan romantik bir inanç –ki buna “bilimsel romantizm” diyorum– ve vicdanla aklın trajik bir tenakuzuna düşürüyor.


Birkaç hafta sonra, aynı gazetede “Hindistan’da İngiliz Egemenliğinin Gelecekteki Sonuçları” başlıklı makalesinde özetle şu satırları okuyacaktık:


“İngiliz kolonyalizmi, Hindistan’da modern sanayiyi ve demiryollarını getirerek, tarihsel bir ilerleme sağlamıştır. Bu, Hindistan’ı sosyalist devrime hazırlayan bir adımdır, ancak büyük bir toplumsal yıkım pahasına.”


Bu satırlarda, vicdanın yıkımı gördüğü, ama aklın tarihsel ilerleme hipotezine tutsak kaldığı bir çelişki açıkça görülüyor.


Meraklısı kadim bir kütüphanenin veya yapay zekanın hafızasına başvurup, iddialarımın derinlemesine sağlamasını yapabilir. Ama bence önyargısız ve bilimsel kuşkucu bir gözlükle bakan herkes, vicdanla aklın bu trajik tenakuzunu görecektir.


Bu metodoloji, bakış açısı 1960’lar Türk Solu tarafından da devralınmıştır. 1960’lar Türk Solu denildiğinde başlangıç noktasına Türkiye İşçi Partisi’ni (TİP) koymak işimizi kolaylaştırır. Çünkü açık alanda olmayan (TKP vb.) bütün siyasal, ideolojik akımlar da TİP içinde etkili olmanın yollarını bulmuştur.


TİP’in programında bu konu şöyle ele alınıyordu (1961):


“Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun geri kalmışlığı, tarihsel, ekonomik ve sosyal nedenlere dayanır. Bu bölgelerdeki feodal yapıların tasfiyesi, toprak reformu ve sanayileşme ile kalkınma sağlanmalıdır. Doğu Sorunu, esasen ekonomik geri kalmışlık ve feodal ilişkilerin bir sonucudur; bu nedenle sosyalist politikalarla çözülmelidir.”


Başlangıçta TİP’e hâkim olan bu ekonomik indirgemeci “Sosyalist Yol” yaklaşımı, Mihri Belli’nin tezleriyle karşılaşarak kırılmaya uğradı. Belli, “Milli Demokratik Devrim” (MDD) akımını yaratarak, sol tarihimizin ilk büyük bölünmesine neden oldu ve Dev-Genç (Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu) üzerinden 70’ler devrimci romantizminin ideolojik temellerini attı.


Belli, 1960’larda şöyle yazıyordu:


“Türkiye’de devrimci mücadele, feodalizme ve emperyalizme karşı birleşik bir cephe gerektirir. Doğu’daki sorun, feodal ilişkilerin ve devletin merkeziyetçi baskısının bir ürünüdür. Kürt halkının hakları, sosyalist devrimin bir parçası olarak tanınmalıdır.”


1970’lerde ise şu satırları kaleme aldı:


“Doğu Sorunu, bir sömürge meselesi değildir, çünkü Türkiye, klasik bir kolonyal güç değildir. Ancak, Kürt halkının kültürel ve siyasi hakları, devletin asimilasyon politikalarına karşı korunmalı ve sosyalist devrim bu hakları güvence altına almalıdır.”


Bence bu iki veciz paragraf, dönemin MDD hareketini ve sonrasında “bu hareketin paltosundan çıkmış” Türk Solu’nu anlatmak ve Marksist metodolojiye bağlılığını kanıtlamak için yeterli. 


Ancak Belli’nin TİP’in ekonomik indirgemeciliğinden sıyrılıp Kürt halkının haklarını tanıma çabası, yine de kolonyalizm gerçeğini tam anlamıyla kucaklayamadı; çünkü tarihsel ilerleme perspektifi, Kürt meselesini “sömürge” olarak değil, “kültürel ve siyasi haklar” meselesi olarak çerçevelemeye devam etti. Bu pozitivist, deterministik perspektif, ilerleyen on yıllarda ufak tefek rötuşlarla sürdü. Ben de dâhil, 90’lara kadar bu metodolojiyle baktık hayata. Lenin, Trotsky, Stalin de bu metodolojiye yaslandı ve “büyük kıyımlar pahasına” kapitalizmi geliştirmeyi “sosyalizme ilerlemenin” tek yolu olarak kabul ettiler. Bunun dışında yol ve yöntem önerilerini ise karşı devrimcilik olarak tasnif edip, yok etmekte beis görmediler.


Bu fasılda son bir not düşmek istiyorum: Söz ettiğimiz öncülerin hepsi, bence en az benim kadar inançlı, kendi düşüncelerine sadık insanlardı. Ahlakları da metodolojileriyle müsemma biçimlenmişti. Yaptıklarını “samimiyetle” yaptılar. Örneğin, Pol Pot’un (Saloth Sar – 1925) Kızıl Khmer hareketi ve onların “ölüm tarlaları” pratiğiyle, Saloth’un gençliğinde Paris’te geçirdiği eğitim yıllarını, içinde bulunduğu modern Marksist ortamı, sosyalizmi Fransız kültürü içinden öğrenmişliğini karşılaştırdığınızda, onun yaşadığı dönüşümü açıklamak için iki seçenekle baş başa kalırsınız: Bir akıl hastası mı; yoksa Marksist metodolojinin tarihsel determinizmine tutsak olmuş, inançlı bir yorumcusu mu? 


Pol Pot’un Paris’teki Marksist çevrelerden devraldığı “tarihsel sıfırlama” fikri, Kamboçya’da yıkıcı bir ideolojiye dönüştü; ama bu, onun samimiyetini sorgulamaktan çok, metodolojinin tehlikeli sonuçlarını gösteriyor.


Bu durumda, bence söz konusu metodolojiyle cepheden yüzleşmemiş, hangi “paltodan çıkarsak çıkalım” sonuç değişmiyor. 


Senin de işaret ettiğin gibi, Türk solu Kürtleri “yerli”, Kürdistan’ı sömürge görmeyerek, onların anti kolonyal mücadeleleri üzerinde negatif etki yarattı(k). Bu, Marksist metodolojinin tarihsel ilerleme hipotezine olan bağlılığın bir sonucu muydu, yoksa Osmanlı’dan devralınan merkeziyetçi devlet anlayışının mı?


Burada nihai bir soruyla sözü sana bırakmak isterim. Malum, ya imrenerek ya da iğrenerek öğreniriz. Sosyalistler, imrenerek öğreneceğimiz deneyimler yaratabildi mi? Çünkü bütün hipotezlerin tekrarlanamaz “deneylerinin” tek laboratuvarı hayattır.


Fırat: Öncelikle eğer senin için de mahsuru yoksa bu sohbetimizi Amed’te geçimini çöpten erzak toplayarak sağlayan Kobanî’li anamıza ithaf ederek başlayalım. 



Bu meseleye döneceğim ama hayli mühim konulara temas ettiğini belirtmek isterim. Bunlara hepsine ilişmek zor olsa da elimden geldiğince kimi noktaları deşmeye çalışacağım. Sondan başlamak isterim. Madem konu eğitim, şu halde Ranciere’in bilgi felsefesi bağlamında muazzam sorusunu sorarak girizgah yapmak isterim: ‘Bir insan ya da bir eğitmen gerçekte bilmediği bir şeyi öğretebilir mi?’


Kabul edelim ki Marksizm ciddi bir ideolojidir, ama eğer bir ciddiyet hiyerarşisi kurarsak herhalde en ciddi olduğu temaların başında eğitim meselesinin geldiğine kuşku yok. Marksizmin tarihi bir bakıma, alternatif bir eğitim tarihidir. Haklı olarak Kronstadt ve Pol Pot vurgusu yapmışsın ama belki de ona bulaşan tahakküm kurma arzusunu ve totaliterlik fantezilerini dahi evleviyetle buralarda aramalıyız. Sadece sosyalist partilerin tarihine baktığımızda bile en büyük iç emeğin eğitime ayrıldığını görürüz. Marx’ın mektupları, Lenin’in eğitim konusundaki kesin tavrı bu konunun ne denli önemsendiğini açıklar. Ve tabi şunu gözden kaçırmayalım, eğitim işi acımasızlık gerektirir, Prokrustes yatağı misali kesip biçmek gibi şiddete çalan cerrahi edevatı iş başına çağırır. 


Ancak bir şey daha var. Feurbach Üzerine Tezlerin üçüncüsünde Marx beklenmedik bir öneri getirir. Ona bakılırsa eğitimcilerin bizzat kendisinin de eğitilmesi gerekliydi. Peki ya eğiten kişiyi eğiteni, kim, nasıl eğitecek? O halde bu üçüncü tezi Ranciere’in sorusuna uyarlayabilir miyiz: ‘en üst düzey bir Marksist eğitmen ve hatta bizzat Marx, bilmediği bir şeyi öğretebilir mi?’ Bir soru daha, Marx, Hindistan’ı neredeyse sadece günlük mecmualara yansıyan haberlerden ve gezgin tüccarların seyahatnamelerinden biliyordu. O halde Marx neden bilmediği bir sömürge ülkesi hakkında temel bir şeyi öğretmeye koyuldu? 


Marx’a dair andığın Hindistan tespitleri çok tartışıldı biliyorsun, Avrupa merkezci yapısı sert eleştirilere konu yapıldı, sömürgeciliği tahfif ettiği söylendi falan. Dediğin üzere bunları bilime iman olarak, Marx’ın en ilerlemeci, en modernist halleri ve hatta en azından Hindistan tespiti bağlamında Hegel’e en yakın düştüğü pozisyon olarak da okuyabiliriz. Ancak Hegel daha veciz konuşuyordu, ona bakılırsa yazı yoksa tarih yoktu, tarih yoksa Hindistan diye bir ülke de yoktu. Hegel’den önce İspanyol sömürgecileri Kızılderilileri öldürürken söylüyordu benzer bir şeyi, ‘yazı yoksa her şey mübahtır’ diyorlardı.


Fakat konumuz bağlamında temel bir şey daha var. Bir açıdan Marx bizi hınzırca bir şeye çağırıyor; o da şudur: sömürgecilik hep mi kötüdür ve/ya hep mi kötü sonuçlar doğurur? Luraghi de benzer bir soru sormuştu nitekim:‘sömürgecilik tarihinde, sömürgeciler hiç mi sömürülenler lehine iyi bir şey yapmadı’ diye soruyordu bir keresinde?



Anti kolonyalizm teorisi bağlamında bu soruya olumlu cevap verecek kişi nadirattandır. Ancak aynı şeyi anti kolonyal edebiyat için söyleyemeyiz. Ngugi aklıma geliyor mesela, İngilizlerle ölümüne kavgaya tutuşan kahramanı her ne kadar dipsiz bir müteredditlikle sınansa da İngiliz sömürgecilerin kadın sünnetini yasaklamasını olumluyordu. 


Burada sanıyorum tartıştığımız iki konu var, birincisi Marx’ın sömürgecilik ile imtihanı, ikincisi sömürülenlerin Marx ile imtihanı. Ben her iki sorunun da bihakkın tartışılmadığını düşünenlerdenim. Veya şöyle de diyebilirim ne Marx sömürgeciliği derinden analiz edip hakkını verdi, ne de sömürülenler Marx’ı bu konuda derinlemesine araştırıp analiz etti.


Fakat yine de adil olmamız ve Marx’ı hakkaniyet ölçülerine göre değerlendirmemiz gerekir. Andığın makalede ayrıca İngilizlerin benzeri görülmedik şekilde Hindistan’a sefalet getirdiğini de belirtir. Ama esas hakkını teslim etmemiz gereken şey, bir ülkenin ya da bir halkın nasıl olur da kendini sömürge koşullarına uygun hale getirebildiği meselesinde yatar. Bence burada haklıydı, Hindistan’daki dini inanışlar, siyasal parçalanmışlık ve toplumsal kastlaşmanın çürütücü doğası bir toplumu açık hedef haline getirir-di. Ve dahası sömürgecilik ancak Londra borsasına para yatıran adamın cebinden para çıkmaya başlarsa biter diyordu. Elhak doğru söylüyordu. 


Öte yandan yaptığın alıntı zaten yeterince can sıkıcıydı ama korkarım ötesi de var. Problem sadece andığın tespitlerde değil, kullandığı dil de epey problemli ve sosyal darwinistçeydi. “Yarı uygar”, “yarı barbar” bir toplumsal öbekten bahsedip, İngilizlerin bu öbeklerin iktisadi temellerini yıkarak ‘Asya’da o zamana dek görülmüş en büyük ve biricik toplumsal devrimi’ yarattığına dikkatimizi çekmesi nereden bakarsak bakalım talihsizcedir. 


Bu satırların sonunda biliyorsun Goethe’nin dizelerine atıf yapar ve bu şiirsel kapanışın tınısı neredeyse tamamen misyonerce ve efendice olması ayrıca dikkat çekicidir: Daha büyük bir haz veriyor diye / Bu acı bizi yiyip bitirmeli midir?/ Timur yönetimi altında değil midir ki / Ruhlar ölçüsüzce telef edilmiştir.


Burada bana kalırsa tek problem Marx’ı anti kolonyal bir yapı-sökümden geçirmek değildir, kendi teorisinin içinden de Marx eleştirilmeyi hak eder. Birincisi kolonyal el koymanın egemen ülkenin işçilerinin sınıfsal statüsünü tahkim ettiğini ve devrim ilgisinden uzaklaştırdığını göremedi. Ve daha ilginç olan ise bizzat kendisine ait olan şu sözlerin devamını getirmemiş olmasıydı: ‘aristokrasi Hindistan’ı fethetmek, plutokrasi yağmalamak, manüfaktür oligarşisi ise yok pahasına satmak istemişlerdir.’ Peki ya proleterya, İngiliz proleteryası? 


Ve ikincisi sömürülen ülkenin sınıfsal yapısının, egemen ülke ile aynı olamayacağını; sömürü altındaki toplumsal dinamiklerin ve sınıfsal dizilişin kapitalizmin doğası ile değil, sömürge idaresinin kararları ile olabileceğini fark edememiş olmasıdır.  


Konuyu uzatıp iyice sıkıcı hale getirmeden burada konuyu dediğin üzere Türk soluna ve Kürt okumuşlarına getirmek isterim. 


Geçenlerde kıymetli bir teklif vesilesiyle Kürt Marksistleri ile teşriki mesai yapma fırsatım oldu. Burada yeniden ve daha güçlü bir şekilde fark ettim ki, Marx’ın kendisi olmasa bile Marksizm hala sömürgecilik teorilerine ilişme bağlamında bir dalgakıran işlevi görüyor. Bu konuda başkalarını suçlamadan önce kendimize bakmamız gerekiyor. Zira ezilen bir halk olarak biz, sömürge okumalarımızı, kendi ezilen geleneğimizi Marksizme uyarladık, halbuki tersi olması gerekirdi; Marksizmi, sömürge halk gerçeğine uyarlamamız gerekirdi. Biliyorsun ben epey zamandır Marksizmin sömürge koşullarına uygun bir şekilde bükülmesinden, uyarlanmasından bahsediyorum. 


Ancak Kürt Marksistleri derken burada en az iki farklı politik akstan bahsettiğimi belirtmeliyim. Ana akım Kürt hareketinin teorisyeni Öcalan biliyorsunuz, Marx’ı aşmaktan bahsediyor. Marx’ı aşmak, Marksizmi bükmek anlamına gelir mi bilmiyorum, bunu tartışmak gerekir. Ve iki: ana akım Kürt siyasetinin en azından pratik düzeyde bir sınıf politikası yok. Ne belediyelerde bir iktisadi-politik programı var, ne de sınıf politikası var. Kendi adıma şunu söyleyebilirim ki, sömürgelerde Marksizmi bükmek sınıf siyasetini askıya almak anlamına gelmez, hele sınıf siyasetini, orta sınıflara emanet etmek manasına hiç gelmez. Elbette sömürgelerde Marksizmin sınıf teorisinin şablonik bir karşılığı yok; zira sınıfı belirleyen düz manada üretim ilişkileri değil, kolonyal idaredir. Sömürgelerde kimin zengin, kimin yoksul olacağına hatta ve hatta kimin proleter olacağına egemen devletin bizzat kendisi karar verir. Eğer kolonyal tahakküm bir sınıf operatörü ise o zaman oturup bazı şeyleri yeniden konuşmak lazım. Buna inanmayan olursa cumhuriyet dönemi Kürt raporlarına bakabilir, orada devletin hangi ince nüanslarla Kürt ekonomi-politiğini ayarladığını, kimi zengin, kimi orta sınıf ve kimi proleterya tayin ettiğini görebilir.  


İkinci politik aks ise Kürt komünistleri. Kürt komünistleri hala büyük oranda 19. yy Marksizminin ilksel kaynaklarından, imge ve tahayyüllerinden ve de Marksizmin egemen halk tefsircilerinin okumalarından besleniyor. Marksizme dokunmadan olduğu gibi kabul ediyorlar, kolonyal teorilere de çok meyilleri var, bunu da olduğu gibi kabule hazırlar. İyi de hem Marksizmi dokunulmaz kılıp, hem kolonyal teorilere gönül vermek nasıl olacak? Pratik tarih bize gösterdi ki, bu türden şablonik durumlarda sınıfsal olan, ulusal olanı bloke eder. Bana kalırsa esas teorik patinaj yaptıkları yer burası. Bu sebeple Kürt Marksistleri, Latin Amerika, Hindistan ve Afrika Marksist hareketlerinden yorumsal intibak anlamında epey geri bir noktada. Peki ama neden böyle?


Bunun en büyük vebali pek tabi ki Kürt okumuşlarına ait bana kalırsa. Bir örnek vermek isterim. Hamit Bozarslan mesela, sevdiğim ve merakla izlediğim bir entellektüeldir, her ne kadar son dönemlerde kendini bir miktar tekrar etse de çok yaratıcı ve ne söylediğini bilen az kişilerden biridir. Az önce Marx’ın eğitimcilerin eğitilmesi tespitinden bahsetmiştim ya, Hamit hoca kelimenin tam anlamıyla yeni okumuş kuşağımızı yeniden eğiten biri; yani eğitimcilerin eğiticisi, eski tabirle şair-ül şuara. Senin de paylaştığın Medyascope söyleşisini dinledim ve gerçekten feyz veren şeyler söyledi, özellikle Ortadoğu ve Gazze konusunda radikal sayılabilecek şeyler söyledi. Batı Şeria’nın kolonizasyonundan, Gazze’nin soykırımsal sömürgecilik parantezine alınmasından bahsetti, iyi de etti. Şu aralar bunları bu kadar beliğ bir şekilde söylemek Avrupa’da ve Kürt kamuoyunda pek de kolay değil, ama Hamit hoca cesurca bunları dile getirdi. İyi güzel, peki ya Kürdistan sorunu, kendi halkı? 


Hamit hocanın hem Marksizm hem sömürgecilik teorileri konusunda hepimizden daha yetkin olduğuna şüphe yok. İyi ama ona en azından uzun süredir ‘Kürdistan sömürgedir’ tespitini söyletmeyen nedir? Kürdistan’ın statüsünü neden belirsiz bir vasata mahkum ediyor? Kürt halkını, yerliler arasında onun anlayacağı lügatle söylersem ‘primus inter pares’ yapan şey nedir? Neden bir kalemde Filistin sorunu için kolonyalizm tespiti yapıyor da kendi halkı için yap(a)mıyor? Kürt halkının bütün egemenlik ilişkilerinden dışlanmasını neden basite alıyor, Kürtlerin tarihin bekleme odasında tutulmasını neden liberal ilişkilerin, temsili demokrasinin arızalarına bağlıyor? Yeryüzünde kendisini özgürce yönetemeyen tek halk Kürtler kalmışken, bunu anlamlandırmaktan kaçınmak neden? 


İyi ama Kürt okumuşlarının bariz çoğunluğunun kolonyal yorumlara gözünü kapatmasında Türk solunun nasıl bir dahli var? Var mı veya? Açık konuşalım, Kürt okumuşları hala bütün celadetine rağmen bir Türk cihazıdır. Varoluşsal bir kopuş yaşamadığı sürece de ikinci el bir Türk entellektüeli olmaya devam edecektir. Hamlet eserinde Shakespeare ince bir metafor kullanır, biliyorsun. O klas edebi ifadesiyle Roma yıkılsa bile her taş duvardaki harcın içinde varlığını sürdürmeye devam edecektir diyordu. Bizim Türk solunun kültürel hinterlandı ile ilişkilerimiz de böyle.


Kürt okumuşlarının en azından 1950’li yıllardan sonraki baskın kesimi ezilmiş olmayı, ezilenin anlam haritasını, Marksizm ve Leninizmin içinden kavrayıp tanımladı. Özellikle de Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkı söylemi inanılmaz bir etki yarattı. Kürt okumuşları çok büyük oranda bu sihirli tespitin içinden Marksizmle-Leninizmle bağ kurdu. Bir an için Marksizm ve Leninizmin sorunlarını kenara bırakıp “iyi de burada problem nedir” diye sormamız gerekebilir. Problem şu tastamam: Kürtler tercüme bir sol üzerinden Marksizmle bağ kurdu, Türk yayınevlerinin tercümeleriyle, Türkçeyle, yani kolonyal bir dil ile kurtarıcı ideolojisiyle bağ kurdu. Marx veya Lenin’in orijinal dilinde değil, kendisini asimile eden bir dil üzerinden bağ kurmanın varoluşsal sıkıntıları sence yok mu? Kaldı ki çeviri sansürü, kavramsal intibak, seçmece eserler ve en önemlisi fatih bir dilde kurtarıcı paradigması okumak nasıl bir kültürel şizofreni ortaya çıkarır, tahayyül edebiliyor musun! Kendi dilinde Marx okumak ile fatih dilinde Marx okumak aynı şey olabilir mi? Bir de şu var tabi: sol hareketlerin ivme kazanması ile birlikte ilginç bir şekilde Kürt okumuşların kulağına en fazla üflenen aforizma ‘proleteryanın vatanı yoktur’ cümlesi oldu. Kürtlerin zaten dili yoktu, devlet öyle diyordu. Kürtlerle nispeten hemdert sol ise ‘proleteryanın vatanı yoktur’ diyordu, Marx öyle diyordu, hem de Türkçe söylüyordu. Ne kadar da birbirlerini tamamlayan bir paradigmatik çerçeve değil mi? Devlet ‘dilin yok’ diyordu, solcu abiler ise ‘vatanın yok’ diyordu. Ne güzel!


Toparlayayım istersen: Biz Kürt okumuşları istediğimiz kadar sistemin dışına çıktığımızı iddia edelim, biz hala Türk solunun bir şubesiyiz. Hala İletişim, Ayrıntı, Metis yayınlarından besleniriz, hala Birikim dergisi, Doğu Batı ve Cogito dergilerinde yazımız çıksın isteriz, hala doktora tezlerimizin İletişim, Metis ve Ayrıntı bandrolü ile çıkmasını varoluşsal bir mesele görürüz. Türk solunun kültürel iktidarı hala bizim için vazgeçilmezdir, buradan nefes alıp, buraya gömülmek isteriz. 


Son olarak Türk solu konusundaki tespitlerin hayli mühim ve cesur. Bunları tekrarlamak istemem ama daha evvel birkaç kez söylemiştim, yeri geldiği için tekrar söyleyeyim. Şerif Mardin haklıydı, yeryüzünde Marksizme teorik bir katkı yapmamış tek sol varsa o da Türk soludur diyordu. Bunun nedenlerini benden daha iyi biliyorsun ama burada tek problem Kürtlerin haklarına dönük solun ideolojik kısırlığı olmadığı açık. Türk solu, Türklere, Türk ezilmişlere de özgün hiç bir şey vaad edemedi. Türkiye solu özünde bir devrimi değil, bir iktidar değişimini vaad ededurdu Türk ezilmişlerine. Yani yeni bir dünya değil, yeni bir efendi vaad etti.


Kürtlere gelince Marx, Hindistan’a bakınca ne gördüyse, Türk solu da Kürdistan’a bakınca aynı şeyi gördü. Aynı hiyerarşik dil, aynı sosyal darwinizm, aynı ilerleme fikri, aynı modernist bilinç. Hindistan’da bir rüzgarı kovalıyordu Marx, bu rüzgarın devrimci etkisine inanıyordu. Türk solu da Kürdistan’da hemen her zaman devletin rüzgarının peşinden gitti. Bütün bunları konuşurken belki de işin başından başlamalıyız. 1910’ların başında Talat bir Romen gazetesine verdiği demeçte, sosyalizmin iyi bir şey olması halinde bunu bizzat devletin getireceğinden bahsediyordu. Devlet şüphesiz bunun kendileri için özünde iyi bir şey olmadığını keşfetmişti, fakat kullanışlı da buluyordu. Türkiye devlet geleneği, kullanışlı bulduğu her şeyi devletleştirme konusunda pek mahirdir. Sosyalizm devletin batıya gönderdiği öğrencilerin el çantalarında ve tercüme odalarında yani devletleştirilmiş alanların içinden Türkiye’ye girdi. Hal böyle olunca sosyalizm mefkuresi bir devrim ideolojisi olarak değil, bir iktidar ideolojisi olarak ülkeye giriş yaptı.


Yön dergisini, Doğan Avcıoğlu’nu başka nasıl okuyabiliriz ki! Milli Demokratik devrim tezinin, ordu ile beraber bir devrim ideolojisinin koşullarının peşinde koşmasını başka nasıl yorumlayabiliriz ki! Deniz Gezmiş’in Samsun’dan başlayan yürüyüşünü bunu görmeden yorumlamak mümkün mü? Sadece saydığın kesimler değil, Behice Boran mesela o tarihlerde Türk sosyalistinin, bölgesel farkların, dil ve mezhep ayrılıklarının, bölgesel veya zümrevi politikacılar ve burjuva unsurlar tarafından istismar edilmesine müsaade edemez diyordu. Burada yine geldiğimiz noktaya geri dönüyoruz. O da şu: Türk solunun Kürtlerle en hemderd kesimleri dahi ya sorunu devrim sonrasına gömüyordu ya da sorunu özünde fark ve tanımayı esas alan basit bir eşitlik uzantısı gibi ele alıyordu. Bunun karşılığında ise yıllar yılı, Kürt halkını bir militan devşirme tarlası veya insan kaynakları deposu olarak kullandı, talan etti.


Şüphesiz sorun tek başına solun büyük oranda Kürdistan’da beşinci kol rolü oynaması değildi, sorun solun ezilen Türk kitleler için ne ifade ettiğidir. Bugün ezilen Türk kitleler içinde ırkçılığın bu kadar kolayca taraftar bulmasında solun bir dahli yok mu? Bir işçi kenti olan Zonguldak’ta bir Afgan işçinin yakılması, yine bir emekçi kenti olan Adapazarı’nda bir Suriyeli kadına tecavüz edilip katledilmesindeki hunharca sessizliği nereye koyacağız? Bunları proleteryanın ‘yanlış bilinç’ torbasına koyup ne zamana kadar tartışmayı erteleyeceğiz!


Bir öneri ile bitirmek isterim, özgürlükçü anti kolonyalistlerin yapacağı en önemli şey nehrin yatağını değiştirmek olmalıdır. Grek mitolojisinde Augeas Ahırı metaforu var bilirsin. Anlatıya bakılırsa Kral Augeas’ın üç binden fazla sığırı vardı ve bu üç bin sığırın yaşadığı ahır, otuz yıl boyunca temizlenmemişti. Bu sebeple bu ahırları temizlemek imkansız kabilinden addedilirdi. Bu ahırların bir günde temizlenmesi görevi Herakles’e verilmişti. Herakles beklenmeyen bir şey yapıp Alpheus ve Peneus isimli iki nehrin yatağını değiştirerek bir günde verilen görevi yerine getirdi. Üzgünüm ama bizim nehrin yatağını değiştirmek dışında pek bir seçeneğimiz yok. 



Son söz: eğer Dünya Kobanî gününde yaşlı bir annemiz kendi geçimini sağlamak için çöplerden erzak toplamak mecburiyetinde kalmışsa burada durup yüz kez düşünmeliyiz. Eğer bu annemiz bunu Diyarbekir gibi büyük şehir belediyesinin Kürtlerde olduğu bir merkezde yapmaya mecbur kalmışsa bu sefer durup bin kez düşünmeliyiz. Shakespeare yine Hamlet eserinde ‘Danimarka Krallığında çürüyen bir şeyler var’ demişti; öyle görünüyor ki, bizim içimizde çürüyen çok ciddi şeyler var. Tam da bu sebeple Alpheus ve Peneus ırmaklarının yatağını değiştirmeyi düşünmeliyiz.   


Haluk –Sevgili Fırat, lafı, Augeas ahırı metaforuyla bağlayınca ister istemez bilgi rejimi tartışmasına da bağlamış oldun. Kolonyal bilgi rejimi, modern sömürgecilikten çok önce başladı; devletli toplumlarla birlikte, bilmek eylemi iktidarın dili haline geldi.


İlk tapınak, ilk saray, ilk arşiv – hepsi bilginin iktidarla aynı anda doğduğuna tanıktır. Yazı, kaydetmekten önce yönetmek içindi; ölçü, adaleti değil vergi oranını belirlemek içindi; harita, yolu göstermekten çok mülkü çizmek içindi. Böylece bilmek, dünyayı anlamaktan çok, ona hükmetmenin biçimi haline geldi. Devlet, tanrısal sırların yerini aldı; bilgi, rahiplerden kâtiplerin, sonra bilim insanlarının eline geçti, ama her devirde aynı öz kalıba döküldü: bilen ile bilinen arasındaki hiyerarşi.


Bugün kolonyalizm dediğimiz şey, aslında bu çok eski hiyerarşinin modern suretidir. O yüzden anti-kolonyal düşünce, sadece bir politik direniş değil, insanlığın bilme biçimini kökten yeniden kurma girişimidir. Bu da bizi kaçınılmaz olarak nehirlerin kaynağını da yatağını da değiştirme noktasına taşır!  


Peki nehirlerin kaynağını ve yatağını nasıl değiştireceğiz? Bilginin üretimini politikanın tekelinden kurtarıp yeniden bilimin ellerine nasıl teslim edeceğiz? Peki bu arada bilimin elleri ne kadar temiz ne kadar bağımsız? Akademi ne durumda? 



Bu sorular sanki bizi kaçınılmaz olarak politika tartışmasına çağırıyor. Politikayı geniş anlamıyla kullanıyorum burada iktidar asıl olan mesele. Hem mikrokosmosda hem makrokosmosda politika ve iktidar çifti tartışılmadan bunların hükümranlığı altına girmiş bilginin özgürlüğünü de tartışamayız. Bilginin ve bilimin özgürlüğü ister istemez bizi, epistemolojik bir tartışmaya çağırır. Bilginin ne olduğunu, nasıl edinildiğini, kaynağını, kapsamını ve doğruluğunu yeniden tartışmak mecburiyeti ile karşılaşırız. Çünkü bu soruların tamamı iktidarca tanımlanmış ve yanıtlanmıştır.


Peki iktidar karşıtı akımlar, bu konularda hiç çalışmadılar mı? Bence asıl problemimiz de burada. Toplumlar döneminin bütün ana akım muhalefet fikriyatı ne yazık ki ihtiyaca uygun epistemolojik bir kopuş yaşayamadı gibi geliyor bana. Bazı kısmi kopuş çabaları ise marjinal kaldı ve bir köşede unutuldu. Dolayısı ile senin kalemi devrederken kurduğun mecaz kaçınılmaz olarak beni egemen bilgi rejimini tartışmaya çağırmış oldu.


Bilginin ve bilimin özgürlüğü bizi doğrudan epistemolojik bir tartışmaya çağırır. Bilginin ne olduğu, nasıl edinildiği, kaynağı, kapsamı ve doğruluğu… Bunların tamamı tarih boyunca iktidarlar tarafından tanımlandı. O yüzden bence özgürlük talebi artık, epistemolojik bir devrim talebidir.


Orta Doğu ve Anadolu tarihinin en uzun soluklu ve en güçlü anti sömürgeci ve sosyalist sentez denemesi bile söz konusu bilgi rejiminden kopamadı. Tersine kurduğu bütün yapılar, kullandığı mimari büyük ölçüde egemen bilgi rejimi ve metodolojisi ile kaim kaldı. Yalnızca Rojava’da farklı dinamikler de çalışıyor. Ama mevcut kuşatılmışlıkları içinde bu dinamikleri ne kadar harekete geçirebilecek, yönetebilecekler bilmiyoruz.


Bunun anlamı açık: 19. ve 20. yüzyılın metodolojileriyle bu sorunu çözmemiz imkânsız.


O paradigmalardan geriye yalnızca Newton fiziğinin kadavrası kaldı — evreni öngörülebilir, insanı hesaplanabilir sanan bir zihniyetin mirası. Oysa bizim yeni bir bilimsel paradigmaya ihtiyacımız var. Bilimsel bir paradigma yaratmadan, siyasal paradigmalar yalnızca krizlerin içinde salınan geçici tepkiler olarak kalır.


Üstelik teknoloji muazzam imkânlar sunuyor: Onlarca farklı dildeki makaleyi kendi dilimde okuyabiliyorum, yapay zekâ aracılığıyla bir Alman meslektaşımla anında çeviriyle yüz yüze tartışabiliyorum.


Artık düşünmenin araçları, yolları, yöntemleri baştan aşağı değişti. Ama peki biz düşünmeye hazır mıyız? Düşünme korkusu taşıyor muyuz? Düşünmenin sonuçlarını, henüz bilmediğimiz sonuçlarını, göze alabilecek cesaretimiz var mı?

Yorumlar

0 yorum

Yorum bırak

Yorumunuzu bizimle paylaşın.

Yorumlar yayına alınmadan önce kontrol edilir.

Henüz yorum yok.