Tuz kokarsa
Güncel olayları takip ederken, insanlığın gidişatından utandığım şu günlerde, aklıma kızımın ilkokul yıllarında sahne aldığı tiyatro gösterisi geliyor. Kızım, sahnede bir prenses olarak yozlaşmış babası padişaha sesleniyor ve tekrar tekrar “Tuz koktu” diyordu. O gün anlamı derin bir cümleydi bu.

Bozulmaz sandığımız şeyler çürümeye başladığında dile gelen bir gerçek: Tuz kokarsa, iş işten geçmiştir.
Bugün medeniyetin parıldayan yüzüne rağmen, burnumuza gelen o keskin koku, bize her şeyin o kadar da parlak olmadığını hissettiriyor.
İnsanoğlunun buluşları arasında olan ve kirlilik yarışında yükselmeye devam eden bir miktar para için bebeklerin kanı ve yaşlıların canı üzerinden elde edilen kazanç, tuzun kokması değil de nedir?
Tuz mu koktu, yoksa biz mi hissetmiyoruz?
Toplumun temel değerleri çürüdükçe yozlaşma hayatımızın her alanına yayıldı, hatta sofralarımıza kadar girdi. Bir zamanlar yediğimiz gıdalar saf ve katkısızdı. Zeytinyağı zeytinden, peynir sütten yapılırdı… Şimdi öyle mi?
İnsan sağlığı bir yana bırakılıp birçok gıda ürününe hile katmak adeta bir zanaat haline geldi. Artık gıdaların saflığı yok; zeytinyağına katkı maddesi, peynire hile katmak bir tür “ticari strateji” oldu.
İnovasyon çağından anladığımız bu neticede!
Benim Memurum İşini Bilir…
Kamu hizmetlerinde de aynı koku yayılıyor. “Benim memurum işini bilir” sözü, bir zamanlar halkın çıkarını gözeten memurlar için bir övgüydü. Bugünse işini bilenlerin çoğaldığı bir dünyada tuzun kokusu yayılıyor.
“İşini bilmek” artık halka hizmet etmek değil, kendi yolunu bulmak anlamına geliyor. İşini bilenler, işlerini o kadar iyi biliyorlar ki, halkın çıkarı tuzla buz oluyor.
Sözde Tasarruf…
Kamuda tasarruf? O da bir hayalden ibaret.
Sözde her kriz döneminde büyük kemer sıkma politikaları açıklanır, ama icraat hep küçüklerden beklenir. Tasarruf dedikleri, çayın daha az içilmesi, kağıdın daha az kullanılması, servislerin kaldırılmasından ibaret… Bu arada lüks araçlar, şaşaalı toplantılar ve gereksiz harcamalar devam eder.
Her şeyin “planlandığı” ama hiçbir şeyin “uygulanmadığı” o ünlü tasarruf programları ve büyük konuşmalar nedense sadece kağıt üzerinde kalır!
Tasarruf hep kağıt üzerinde ama özde halkın sırtında kalır. Gerçek tasarrufu beklemek ise, tuzun kokusunu hissetmemek gibi bir şeydir...
Vergi Kaçıranlar ve Adaletin Terazisi…
Vergi politikalarına gelince… Vergi adaleti toplumsal adaletin sağlanmasında kritik bir rol oynar. Toplumun en kırılgan kesimlerine karşı yapılan haksızlıklar, toplumsal adaleti sarsan bir başka unsurdur.
Vergi adaleti kimlere uygulandığına göre değişiyor. Vergiden kaçınan büyük şirketler, adeta modern çağın “bilge”leri olarak görülüyor. Vergi kaçırmak bir sanata dönüşmüş.
Gelirinin tamamını gıdaya ve barınmaya ayıran en yoksul kesime gelince işte o zaman adaletin terazisi devreye giriyor. Bu insanlar, vergilerini kuruşu kuruşuna öderken birileri çok daha rahat bir şekilde kaytarıyor.
En yoksul kesim vergi yükü altında nefessiz kalırken koku yükselerek yayılmaya devam ediyor ama kimse o kadar dert etmiyor gibi…
Anayasa Bir Kere Delinse Ne Olur…
Ve anayasa… Bir kere delinse ne olur ki? Anayasanın bir kere delinmesi, sonrasında hep öyle kalmasının başlangıcıdır.
Önce bir kez görmezden gelinir, sonra delikler çoğalmaya başlar. Ama bu da bir marifet; delikler öyle açılır ki kimse fark etmez, herkes alışır.
Yasa yapıcıların da burnu tıkanmışsa, tuzun koktuğunu duyan da kalmaz…
Kokmayan Vicdanlar…
Sonuç olarak, tuz çoktan koktu. Devlet organları kural koyucu ve düzenleyici rolünü bırakıp izleyici olursa, kokular yükselmeye devam eder. Yozlaşma ve adaletsizlikler normalleşirken sorun kokan tuz değil, kokmayan vicdanlardır.
Para, güç ve çıkar hırsı toplumu ve değerlerini çürütürken, vicdanlar bu kokuyu almaz hale gelmiş. Küçük dünyalarımızda işlerimizi yoluna koymaya çalışırken, toplumsal çürümeyi görmezden geliyoruz.
Yozlaşmış bir düzenin içinde, asıl sorun kokan tuz değil, kokmayan insanlıktır. Toplumsal çürümenin karşısında, herkes kendi sorumluluğunu alarak daha iyi bir geleceği inşa edebilir.
OE
Yorumlar
0 yorumHenüz yorum yok.
